Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İyilikten Maraz Doğar mı? İnsan Doğasının En Karanlık Yüzü: Nankörlük

Kurtarıcısını Kurban Eden Kurbanlar "Hiçbir iyilik cezasız kalmaz" sözü, sadece karamsar bir aforizma mıdır, yoksa insan doğasının acı bir gerçeği mi? Tarih boyunca pek çok lider, kahraman veya peygamber; düşmanlarının kılıcından çok, uğr una savaştığı insanların ihanetiyle yaralanmıştır. Korku, sadakati saniyeler içinde yok edebilen en güçlü zehirdir. "Peygamber Musa" romanında, Musa'nın Mısır'dan kopuşunu hızlandıran asıl darbenin Firavun'dan değil, bizzat kurtarmaya çalıştığı kendi kavminden geldiği anı, sosyolojik bir ibret tablosu olarak resmettim. Romandan Bir Kesit: Meydandaki Çığlık Musa'nın, bir gün önce hayatını kurtardığı adam tarafından nasıl ifşa edildiğini anlatan sarsıcı bölüm: " Fakat İsrailoğlu, Musa’nın kendisine doğru öfkeyle geldiğini görünce... Can havliyle en büyük ihaneti yaptı. Kendini kurtarmak için, kurtarıcısını feda etti. Korkuyla bağırdı: ' Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun...

En Ağır Yük Sırtta Değil, Kalpte Taşınır: Vicdanın Sesi

Hatadan Sonraki İlk Saniye İnsanı insan yapan şey hiç hata yapmaması değil; hatasının farkına vardığı ilk andaki tepkisidir. Kibirli insan hatasını savunur, mazeret üretir veya başkasını suçlar. Soylu bir ruh ise mazeretlerin arkasına sığınmaz; kendi vicdanının mahkemesinde kendini yargılar ve hükmü verir. "Peygamber Musa" romanında, Musa'nın istemeden bir cana kıydığı dehşet anını yazarken, onun kaçışını değil, kendi ruhuna dönüşünü anlatmak istedim. Romandan Bir Kesit: Ellerine Bulaşan Ölüm Musa'nın, kazara işlediği cinayetin ardından yaşadığı derin sarsıntıyı ve Rabbine sığınışını şöyle tasvir ettim: "Musa ellerine baktı. Bu eller, bir can almıştı. O an, bütün öfkesi bir anda söndü. Yerini, buz gibi, kapkaranlık bir pişmanlık ve dehşet aldı. O, bir katil olmuştu. 'Bu, muhakkak şeytanın işidir,' diye fısıldadı. Oradan hızla uzaklaştı. Bir ara sokağa girdi, dizlerinin üzerine çöktü ve bütün ruhuyla Rabbine sığındı."   — (Peygamber Musa Romanından) T...

Öfkenin Yumruğu: Savunurken Suçlu Duruma Düşmek

İyilik Yapma İsteği Felakete Dönüşebilir mi? Adalet, soğuk yenen bir yemek midir, yoksa sıcak bir öfke nöbeti mi? İnsan, gözünün önünde yaşanan bir zulme şahit olduğunda, içindeki o ilkel "müdahale etme" dürtüsünü nasıl kontrol etmelidir? Tarih, niyeti "zalimi durdurmak" olan ama sonucu "katil olmakla" biten trajedilerle doludur. "Peygamber Musa" romanında, Musa'nın peygamberlik öncesi hayatındaki en büyük sınavını; bir prensin bir kaçağa dönüşmesine neden olan "anlık" öfke patlamasını, insani derinliğiyle ele aldım. Romandan Bir Kesit: Geri Dönüşü Olmayan An Musa'nın, ezilen bir İsrailoğlunu kurtarmak isterken kendini ve gücünü kontrol edemediği sahne: "Bu feryat, doğrudan Musa’nın kalbine işledi. Bu, sadece bir yardım çığlığı değil, aynı zamanda kimliğine yapılmış bir çağrıydı. O, bir prensti. Araya girip bu zulmü durdurabilirdi. Yıllardır içinde biriktirdiği adalet ateşi, o an bütün benliğini sardı... Darbe, öylesine şid...

İki Dünya Arasında Sıkışan Bir Ruh: Sarayın Prensi mi, Kölelerin Kardeşi mi?

Maskeler ve Aynalar "Ben kimim?" sorusu, insanlık tarihinin en eski ve en zor sorusudur. Çoğumuz gündüzleri toplumun bizden beklediği rolleri oynar, geceleri ise kendi iç sesimizle baş başa kalırız. Bedenimiz bir yerdedir ama ruhumuz başka bir yere aittir. Bu parçalanmışlık hissi, yani "arafta kalmak", insanı ya yok eder ya da onu büyük bir hakikate taşır. "Peygamber Musa" romanını kurgularken, Musa'nın peygamberlik öncesi dönemindeki bu "parçalanmış" ruh halini ve yaşadığı kimlik çatışmasını derinlemesine hissettirmek istedim. Romandan Bir Kesit: Yabancı Musa'nın ne ezenlerin tarafında ne de ezilenlerin arasında tam olarak yer bulabildiği o sancılı dönemi şöyle kaleme aldım: "Musa, iki farklı dünyada yaşıyordu. Gündüzleri, Mısır’ın altın yaldızlı prensiydi. Geceleri ise, sütannesi olarak bildiği, fakat kalbinin en derinlerinde annesi olduğunu hissettiği Yukâbid’den dinlediği hikâyelerle, bir İsrailoğluydu... İki dünyanın da yabancıs...

ABD'nin Grönland İştahı Nereye Varır?

ABD'nin Grönland'a yönelik iştahını yalnızca eksantrik bir liderin "emlak projesi" olarak okumak, meselenin jeopolitik ve stratejik derinliğini ıskalamak olur. Şu an (Ocak 2026) tanıklık ettiğimiz kriz, 19. yüzyıldan beri süregelen Amerikan "Kuzey Genişlemesi" doktrininin en agresif dışavurumudur. ABD Başkanı Donald Trump'ın son günlerde Venezuela'ya müdahale söylemleriyle Grönland talebini aynı güvenlik parantezine alması, konuyu ticari bir tekliften çıkarıp bir "ulusal güvenlik zorunluluğuna" dönüştürmüştür. Bu planın gerçekçiliğini, ABD'nin deneyebileceği yöntemleri ve olası sismik etkilerini şu kavramsal çerçevede inceleyelim: 1. Planın Gerçekçilik Analizi: İmkânsızın Sınırında mı? Klasik uluslararası hukuk normları ve mülkiyet kavramları açısından bakıldığında, bir ülkenin (Danimarka) kendi egemenliği altındaki özerk bir bölgeyi (Grönland) ve üzerindeki halkı, tıpkı 1867'de Alaska'nın Rus Çarlığı'ndan alınması gibi bir ...

İran’da Neler Oluyor?

28 Aralık’ta başlayan ve bugün bir haftayı geride bırakan protestoları sadece "ekonomik bir rahatsızlık" olarak okumak, buzdağının görünen kısmına bakmak olur. Bu olayları tetikleyen ana sebep İran parasının dolar karşısındaki durdurulamaz eriyişi ve hayat pahalılığıdır. Ancak sonuçları itibarıyla karşı karşıya olunan tablo, sadece "geçim sıkıntısı" sorunu değil, "devlet krizi"dir. Akla gelen soru şu: Bu bir rejim değişikliği sancısı mı, yoksa devletin güvenlik refleksiyle bastıracağı dönemsel bir öfke nöbeti mi? Güvenlik Duvarı Ne Durumda? Olayların ciddiyetini ölçerken iki farklı açıdan bakmak gerekir. Bir yanda, uluslararası gözlemcilerin işaret ettiği "devlet kapasitesi" gerçeği duruyor. İran, Ortadoğu’nun en karmaşık ve derin güvenlik bürokrasisine sahip devletidir. Henüz Devrim Muhafızları veya Besic milisleri içinde kitlesel bir çözülme, emir komuta zincirinde bir kopuş görmüyoruz. Güvenlik aygıtı hala "yekpare" duruyor. B...

İskender Pala – Abum Rabum Üzerine "Bırakılmış" Eleştiri

1) Romanın vaadi ve okurun beklentisi Abum Rabum , ilk bakışta “büyük vaadi olan” romanlardan: dinler tarihi, kutsal metinler, Hz.İbrahim figürü, istihbarat örgütleri, uluslararası aktörler, modern şiddet ağları… Bu tür bir malzeme iki şeyi aynı anda ister: Sıkı bir polisiye omurga : merak, ipuçları, tempo, sahne ekonomisi. Dünya kurma disiplini : her kurumun, her kültürün, her karakter tipinin dili ve refleksi ayrı ayrı inandırıcı olmalı. Tabii ki bir okur olarak kitaba başlama motivasyonum da önemli. Benim motivasyonum polisiye türünün “mekanik hazzı” değil, Hz.   İbrahim temasıydı. Bu nedenle romandan beklediğim şey, olayların İbrahim hattını “süs” gibi taşımaması; o hattın polisiye iskelette organik biçimde erimesiydi. İşte r omanın sınavı da burada başlıyor. 2) Bu büyük iddiayı taşıyacak dil ve sahne disiplini kurulamayınca metin gevşiyor Romanı dinlerken aldığım notlarında bir ana gözlem sürekli kendini doğruluyor.  Roman büyüyor ama yoğunlaşmıyor; genişliyor ama sıkıla...

Altın Yaldızlı Yalnızlık: Her Şeye Sahip Olup Hiçbir Şeyi Olmayanlar

Kalbin Boşluğunu Altınla Dolduramazsınız Günümüz dünyası bize mutluluğun formülünü "daha çok şeye sahip olmak" olarak sunuyor. Daha iyi bir ev, daha yüksek bir makam, daha fazla konfor... Ancak tarihe ve insan ruhuna baktığımızda garip bir paradoksla karşılaşıyoruz: İnsan dış dünyada ne kadar "kalabalık" ve "zengin" ise, iç dünyasında o kadar ıssızlaşabiliyor. "Peygamber Musa" romanında, Mısır’ın en güçlü kadını olan Asiye’nin hikâyesini yazarken, onun mücevherlerle süslü tahtında hissettiği derin üşümeyi anlatmak istedim. Romandan Bir Kesit: Sarayın Soğuk Duvarları Asiye'nin, Nil'den gelen mucizeyle karşılaşmadan hemen önceki ruh halini ve "anlam" arayışını şu satırlarla tasvir ettim: "Asiye, sarayın altın yaldızlı yalnızlığı içinde, kalbinde bir boşlukla yaşıyordu. Mısır’ın bütün servetine sahipti fakat evlat sevgisinden mahrumdu. Bahçesinde, Nil’e bakan terasta otururken, hizmetçilerin getirdiği sandığı gördü. Sandığın k...

Hakikat ile Kurgu Arasında: Lefter Küçükandonyadis'i Yeniden Yazmak

Biyografik sinemanın en önemli sınavı, teknik yeterlilikten ziyade etik duruşta gizlidir. Bir hayatı "anlatmak" ile onu gişe kaygıları uğruna "yeniden kurgulamak" arasında ince, fakat ihlal edildiğinde geri dönüşü olmayan bir sınır vardır. Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi , ne yazık ki bu sınırda tehlikeli bir yürüyüşe çıkıyor. Film, sahaların efsanesini yüceltme iddiasıyla yola koyulsa da, özel hayata eklemlenen yapay dramatik aparatlarla, o hayatın asıl omurgasını teşkil eden değerleri, onur, sadakat ve suskun vakarı zedeleme riskiyle baş başa kalıyor. Lefter Küçükandonyadis’i yalnızca istatistiklerle veya teknik direktörlük kariyeriyle tanımlamak, onu hiç anlamamak demektir. Çünkü onun efsanesi, futbol yeteneğinden çok, karakterinin sarsılmaz tutarlılığından beslenir. Tam da bu yüzden, filme “senaryo matematiği” adına eklenen kurgusal müdahaleler, basit birer tercih olmanın ötesine geçerek bir itibar erozyonuna dönüşüyor. Gerçeklik ve Sadakatin Asaleti Lefter’in ö...