Ana içeriğe atla

İran’da Neler Oluyor?

28 Aralık’ta başlayan ve bugün bir haftayı geride bırakan protestoları sadece "ekonomik bir rahatsızlık" olarak okumak, buzdağının görünen kısmına bakmak olur. Bu olayları tetikleyen ana sebep İran parasının dolar karşısındaki durdurulamaz eriyişi ve hayat pahalılığıdır. Ancak sonuçları itibarıyla karşı karşıya olunan tablo, sadece "geçim sıkıntısı" sorunu değil, "devlet krizi"dir.

Akla gelen soru şu: Bu bir rejim değişikliği sancısı mı, yoksa devletin güvenlik refleksiyle bastıracağı dönemsel bir öfke nöbeti mi?

Güvenlik Duvarı Ne Durumda?

Olayların ciddiyetini ölçerken iki farklı açıdan bakmak gerekir. Bir yanda, uluslararası gözlemcilerin işaret ettiği "devlet kapasitesi" gerçeği duruyor. İran, Ortadoğu’nun en karmaşık ve derin güvenlik bürokrasisine sahip devletidir. Henüz Devrim Muhafızları veya Besic milisleri içinde kitlesel bir çözülme, emir komuta zincirinde bir kopuş görmüyoruz. Güvenlik aygıtı hala "yekpare" duruyor. Bu durum, rejimin kısa vadede "yıkılmayacağının" en güçlü kanıtıdır.

Ancak madalyonun diğer yüzünde, toplumsal sözleşmenin iflası var. Protestoların "kenar mahalle"den başlayıp "Bazaar"a (esnaf ve tüccar sınıfına) sıçraması, rejimin sadece halkla değil, kendi burjuvazisiyle de sorun yaşadığını gösteriyor. Tarih bize şunu söylüyor: İran’da şahları deviren de, mollaları iktidara getiren de ne tank ne tüfektir. "Kepenk kapatan esnaf"tır. Dolayısıyla, İran güvenlik aygıtı fiziken ayakta olsa da, rejimin meşruiyet zemini ruhen çökmüştür.

Parçalanma Senaryosu

İran’ın Yugoslavya gibi parçalara ayrılıp ayrılmayacağı, ilgili bütün başkentlerin izlediği bir durumdur.  İhtiyatlı analizler, İran’daki etnik yapıların "kendiliğinden" kopuşunun zor olduğunu, bunun için merkezi otoritenin felç olması ve dış müdahale gerektiğini savunuyor. Bu, kâğıt üzerinde doğru, ancak eksik bir tespittir.

İran’daki etnik parçalanma riski, bir benzetmeyle açıklanması gerekirse "düşük ihtimal" değil, "uyuyan dev" gibidir. Rojhilat ve Belucistan’daki hareketlilik, merkeze karşı her zaman bir "ayrışma" potansiyeli taşımaktadır. Ancak bu bölgelerdeki ateş, İran’ı yakar ama yıkmaz. Asıl mesele, İran’ın merkezinde yer alan Azeri Türklerinin nerede duracağıdır.

Tebriz…

İşte tam bu noktada, İranlı Azeri Türklerin (Güney Azerbaycan) konumu, krizin kaderini tayin eden bir role sahip. Azeri Türkleri, İran devlet aklının, bürokrasisinin ve ekonomisinin kurucu ortağıdır. Onlar kendilerini "azınlık" değil, "ev sahibi" olarak görürler. Bu yüzden refleksleri, bir Beluç veya Arap gibi hemen "ayrılmak" yönünde değil, "devleti düzeltmek" yönünde olagelmiştir.

Fakat 2026 yılı itibarıyla bu "entegrasyon" zırhı delinmek üzere olabilir. Neden mi?

  1. Ekonomik Çöküşün Milliyetçiliği Tetiklemesi: Tebriz ve çevresi, İran’ın üretim ve ticaret havzasıdır. Tahran’daki kötü yönetim, doğrudan Türk tüccarını iflasa sürüklemektedir. Cebi yanan bir halkın, ideolojik bağlılığı da yanıp kül olur.
  2. Kuzeydeki Cazibe Merkezi: Sınırın hemen ötesinde, Karabağ zaferiyle özgüveni tazelenmiş, Zangezur ile stratejik bir hatta oturmuş, seküler ve kalkınan bir Azerbaycan Cumhuriyeti (ve arkasında Türkiye) varken; Tahran’ın sunduğu "yoksulluk ve baskı" denklemi, Tebrizli gençlerin zihnindeki "İranlılık" aidiyetini hızla aşındırmaktadır.

Ne Beklemeli?

İranlı Türklerden beklenen, fevri bir sokak çatışmasıyla kendilerini ateşe atmaları değildir. Onlardan beklenen ve muhtemelen göreceğimiz davranış şudur: "Sessiz ve Derin Çekilme."

Eğer Azeri Türkleri, güvenlik güçlerine katılımı keser, Bazaar’da kepenkleri süresiz indirir ve Tahran ile olan "duygusal bağlarını" kopardıklarını hissettirirlerse; rejim tek bir kurşun atılmadan felç olur. Bu, "ayrılıkçı" bir isyan değil, "kurucu iradenin desteğini çekmesi"dir.

Özetle; İran şu an bir "etnik iç savaş"ın değil ama büyük bir "otorite boşluğunun" eşiğindedir. Bu boşlukta, Azeri Türkleri "son sözü söyleyen" unsur olacaktır. Onlar masayı devirmeyi seçerse, Tahran’da kimin oturduğunun bir önemi kalmayacaktır.

İran’ın geleceği, Devrim Muhafızları’nın silahlarında değil, Tebriz çarşısındaki sessizliğin ne zaman bozulacağında gizlidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

G20 İçinde Türk Hukuk Piyasası: Mesleğin Ekonomik Çıkmazı

Her avukat, her hukuk fakültesi öğrencisi ve mesleğe yeni adım atmış her genç, son yıllarda giderek ağırlaşan rekabeti ve daralan ekonomik alanı derinden hissediyor. Büro giderleri, müvekkil bulma zorluğu gibi günlük endişeler, aslında çok daha büyük ve temel bir sorunun günlük hayata olan yansımaları. G20 ülkelerinin hukuk piyasalarını karşılaştırmak için yaptığım araştırma, bu hissiyatı somut verilerle ortaya koyuyor ve Türkiye'deki avukatların içinde bulunduğu durumu çarpıcı bir netlikle tanımlıyor: Türk avukatlığı, " yüksek rekabet, düşük fırsat " olarak özetlenebilecek bir baskı alanında faaliyet gösteriyor. Bu durum, iki temel veriye dayanıyor: Piyasadaki avukat yoğunluğu ve her avukata düşen ekonomik pazarın küçüklüğü. Sorun 1: Popülist Politikalar ve Kontrolsüzce Artan Rekabet Türkiye, avukatlık hizmetleri piyasası doygunluğu açısından G20'nin en rekabetçi ülkelerinden biri. Ülkemizde her bir avukata sadece 461 kişi düşüyor. Bu oran, bizi ABD, Birleşik Kr...

Hakkında

Bu blog sayfası Şamil Demir'in çeşitli mecralarda yayınlanmış olan yazılarının arşividir. Bu sitenin başka bir amacı yoktur. Şamil Demir 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından beri Ankara Barosuna kayıtlı avukattır. 2013 yılından beri Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır.

Sabahattin Ali’nin Aynası: “Kurtarılamayan Şaheser”

Sabahattin Ali’nin öyküleri denince, çoğu okurda aynı his belirir: Gerçeğin kendisinin yansıdığı berrak bir göl. Kırlangıçların kanat çırpışı kadar doğal, bir köylü kadının iç çekişi kadar derin, bir çocuğun şaşkınlığı kadar sahici bir Türkçedir onunki. Yaşamı olduğu gibi alır, insanın iliklerine yerleştirir ve oradan konuşur. Ama bir öyküsü vardır ki, bu büyük ormanın içinden sivrilen bir ağaç gibi ayrılır: “Kurtarılamayan Şaheser.” Bu metin, Ali’nin külliyatında adeta bir “yan ışık” gibidir. Doğrudan yeryüzünü değil, sanatçının kendi gölgesini aydınlatır. Hayatın doğal akışı değil; yaratımın buz kesmiş, çatlak yüzeyi konuşur burada. Aslında bu öyküyü özel kılan da tam budur: Sabahattin Ali bir anlığına toplumun yansımalarını görmek için kullandığı aynayı doğrudan kendine doğru çevirir ve bir yazar için en zor olanı yapar; kendisine derinlemesine bakar. Aynanın gösterdiği şey ise doğrudan sanatçının içine düştüğü karanlıktır: Eksiklik, tereddüt, kendini kandırma, erteleme, kırgınlık v...