1) Romanın vaadi ve okurun beklentisi
Abum Rabum, ilk bakışta “büyük vaadi olan” romanlardan: dinler tarihi, kutsal metinler, Hz.İbrahim figürü, istihbarat örgütleri, uluslararası aktörler, modern şiddet ağları… Bu tür bir malzeme iki şeyi aynı anda ister:
- Sıkı bir polisiye omurga: merak, ipuçları, tempo, sahne ekonomisi.
- Dünya kurma disiplini: her kurumun, her kültürün, her karakter tipinin dili ve refleksi ayrı ayrı inandırıcı olmalı.
Tabii ki bir okur olarak kitaba başlama motivasyonum da önemli. Benim motivasyonum polisiye türünün “mekanik hazzı” değil, Hz. İbrahim temasıydı. Bu nedenle romandan beklediğim şey, olayların İbrahim hattını “süs” gibi taşımaması; o hattın polisiye iskelette organik biçimde erimesiydi. İşte romanın sınavı da burada başlıyor.
2) Bu büyük iddiayı taşıyacak dil ve sahne disiplini kurulamayınca metin gevşiyor
Romanı dinlerken aldığım notlarında bir ana gözlem sürekli kendini doğruluyor. Roman büyüyor ama yoğunlaşmıyor; genişliyor ama sıkılaşmıyor. Sahne bitmesi gereken yerde bitmiyor; diyalog açıklamaya, açıklama derse dönüşüyor. Bu “gevşeklik” yalnızca tempo meselesi değil; polisiye gibi türlerde gevşeklik, doğrudan doğruya merakın zayıflaması demektir. Bunu sesli dinlemede daha çıplak bir şekilde yakalamak mümkün oluyor. Çünkü göz bazen metni “kurtarır”, atlar, hızlanır; kulak ise ritme mahkûmdur. Dikkatim yüksekken bile kopmalar yaşanması, okur olarak benim kusurum değil, metnin ritminin yükü taşıyamamasından kaynaklanıyor.
3) Polisiye omurga ile İbrahim teması: “gelmek” yerine “getirilmek”
Romanın kimi anlarda polisiye türüne büründüğünü kabul ediyorum. Müze/tablet hattı, gözaltı sahneleri, başlangıçta merakın devreye girmesi… Fakat hemen ardından gelen şey, merakın kademeli örülmesi değil, şemanın hızlı bağlanması. Okur daha ilk etapta “bu tablet şuna bağlanacak” duygusuna erken kapılıyor. Okurda şu his doğuyor: “Bu insanlar bu sonuca birlikte yürüyerek gelmedi; yazar buraya getirdi.” Aslında bu, romanın bir diğer sorununun adını koyuyor: ikna edici nedensellik yerine yönlendirilmiş varış.
4) Dil ve dünya kurma: “çok kültürlü dekor, tek dilli bilinç”
Romanın en ağır yarası dil. Burada mesele birkaç “yanlış kelime” değil; daha derindeki şu mesele :
Çok uluslu, çok dinli, kurumsal ve sert bir dünya kuruluyor ama bu dünyanın insanları, giderek tek bir yerel Türkçe bilinçten konuşuyor.
Tespit ettiğim şu örnekler, birbirinden kopuk değil; aynı yapısal sorunun farklı tarafları:
- İsrailli zelotun başlarda sık sık “inşallah” demesi
- CIA bağlamında toplantı kapanışında “sağol” gibi Türk üniformalı güvenlik birimlerinin gündelik bir söyleyişin devreye girmesi
- İbrani/Yahudi bağlamında “üzülme aslanım” türü teselli ritimlerinin sızması
- Komiserin “cancağızım” hitabını yapışkan biçimde tekrarlaması
- Bir hahamın “cihad ruhu” gibi başka bir dinî sözlüğün çekirdek terimini motive edici ana kavram gibi kullanması...
Bu örnekler tek tek tartışılabilir; ama toplamı bir “arıza”dan fazlasını ifade ediyor: Karakterler, kendi kültürel/kurumsal diliyle değil, anlatıcının yerel konuşma dili konforuyla konuşuyor. Bu nedenle romanın çok kültürlülüğü, içeriden inşa edilmiş bir gerçeklik değil, dışarıdan giydirilmiş bir dekor hissi bırakıyor. Bu durumun en net ama en adil ifadesi şu olabilir:
Sorun, seçilen kelimelerin doğruluğu değil; kelimelerin ait olduğu bilinç katmanıdır.
5) Adrenalin anlarında sosyalleşen dil: sahnenin fizyolojisiyle çelişen hitaplar
Diğer bir sorun da gerilim anlarında dilin “sosyalleşmesi”. Silah doğrultulmuş bir sahnede, polisin ve ajanın hedefe “küçük hanım” diye hitap etmesi… Burada mesele nezaket değil; insan bedeninin ve tehdidin dili. Yüksek risk anlarında dil kısalır, komutlaşır, kişisel tondan arınır, cümleler kesilir. “Küçük hanım” ise güvenli mesafelerin dilidir; tehdit diline değil, gündelik toplumsal ilişkiye aittir. Bu yüzden sahne, romanın iddia ettiği sert gerçekçilikten kopup, geniş bir evin salonunda salonda çekilen “katil kim” filmlerinin nostaljik ve steril suç atmosferine kayıyor: şüphe var, ama bedensel tehlike yok; suç var, ama nabız yükselmiyor: Gerilimin dili kurulamıyor.
6) Didaktiklik: sohbet maskesi düşüyor, ders başlıyor
Romanı bırakmana ve sabrımın taşmasına neden olan sahne –MİT ajanı ile amiri arasındaki neredeyse bütün hikâyeyi özetleyen diyalog– aslında metnin başından beri izlenen çizginin bir tür ayyuka çıkmış hali... Başta hoş bir sohbet gibi akıyor; bilgi akışı başlayınca didaktiklik su yüzüne çıkıyor. Bu, basitçe “fazla bilgi” meselesi değil. Asıl mesele şu:
- Diyalog, çatışma ve niyet üretmekten çıkıp okuru bilgilendirme görevine dönüşüyor.
- Karakterlerin sesi yer yer siliniyor; herkes aynı “açıklayan” ağıza dönüşüyor.
- Okur, keşfeden değil, ders dinleyen konuma itiliyor.
Üstelik bunun “Türkiye üzerinde oynanan oyunlar” anlatısı altında sık tekrar etmesi, bir okur tipini hedefliyor olabilir: “konuyu bir yerden hızlıca kapmak isteyen” okur. Fakat bilinçli okur için etki başka oluyor: hafife alınma hissi. Burada okurla kurulan ilişkiye dair de sorun oluşuyor:
Yazar/Roman, okuru kendiyle eşit bir zihin olarak değil, ikna edilmesi gereken bir dinleyici olarak konumluyor.
Yazar Türkiye ve Müslüman düşmanı karakterler arasında kendi aralarındaki “hoş sohbet içinde hinlik” gösterme arzusunda. Bu, teorik olarak çok etkili bir sahne tasarımıdır. Konuşanlar için keyifli, muhataplar için yıkıcı. Ama bu hinlik, ima ve mesafe ile kurulmayıp “anlatarak” kurulunca, hinliğin sinsi zekâsı değil, didaktikliğin kaba bedeni görünür hale geliyor.
7) Anlatıcı baskınlığı: karakterler değil, anlatıcının dili konuşuyor
Bütün bu başlıkları birleştiren daha derin bir katman var. Romanın asıl “kahramanı” çoğu yerde karakterler değil, anlatıcı. Anlatıcı, karakterlere mesafe koyamadığında şu oluyor:
- Herkes aynı ritmini taşıyor,
- Kurumların dili birbirine benziyor,
- Dünya çok sesli değil, “tek kişinin farklı maskeleri” gibi duruyor.
Metin tek bir bilinç tarafından sıkı biçimde denetlenmiş ve ruhu üflenmiş hissi vermiyor. Birbirine benzemeye gayret eden bağımsız parçaların tutunma çabası gibi görünüyor. Böyle olunca da hem sahneler uzuyor hem sesler bulanıklaşıyor.
8) Güçlü yanlar: potansiyel ve kısa parıltılar
Adil olmak gerek: romanda “hiç iyi bir şey yok” demiyorum. Başlangıçtaki hareket, müze/tablet hattı, gözaltı gibi bölümler romanın polisiye enerjisini yükseltebiliyor. Merak zaman zaman devreye giriyor. Malzeme zengin. Tematik hedef (İbrahim hattı) güçlü bir çekim merkezi olabilecek nitelikte. Fakat bu potansiyel, metnin disiplin eksikliği nedeniyle sürdürülemiyor.
9) Son hüküm: Zaman kaybı hissi nereden doğuyor?
Romanı 1/3'lük kısmında bırakmaya karar verdiğimde “daha fazla dinlemenin bana bir şey katmayacağı” düşüncesi hakimdi. Tekrar eden didaktik dil/ton kırılmaları, okura yeni bir keşif hissi değil, aynı dersi yeniden dinleme hissi veriyor. Bu nedenle:
"Abum Rabum, büyük bir iddiayı taşıyabilecek malzemeye sahipken; dilin dünya kurma kapasitesi, sahne ekonomisi ve diyalogların dramatik işlevi bakımından disiplin kuramadığı için, okurda “yoğunlaşmayan genişlik” ve “öğreten ama ikna etmeyen” bir anlatı hissi bırakıyor. Sert gerçekçilik iddiası, yerel ve pedagojik dile geri düşüşlerle aşınıyor; bu aşınma tekrar ettikçe okur, romanın değil, romanın açıklamalarının içinde yürüdüğünü fark ediyor."

Yorumlar