Ana içeriğe atla

Öfkenin Yumruğu: Savunurken Suçlu Duruma Düşmek

İyilik Yapma İsteği Felakete Dönüşebilir mi?

Adalet, soğuk yenen bir yemek midir, yoksa sıcak bir öfke nöbeti mi? İnsan, gözünün önünde yaşanan bir zulme şahit olduğunda, içindeki o ilkel "müdahale etme" dürtüsünü nasıl kontrol etmelidir? Tarih, niyeti "zalimi durdurmak" olan ama sonucu "katil olmakla" biten trajedilerle doludur.

"Peygamber Musa" romanında, Musa'nın peygamberlik öncesi hayatındaki en büyük sınavını; bir prensin bir kaçağa dönüşmesine neden olan "anlık" öfke patlamasını, insani derinliğiyle ele aldım.

Romandan Bir Kesit: Geri Dönüşü Olmayan An

Musa'nın, ezilen bir İsrailoğlunu kurtarmak isterken kendini ve gücünü kontrol edemediği sahne:

"Bu feryat, doğrudan Musa’nın kalbine işledi. Bu, sadece bir yardım çığlığı değil, aynı zamanda kimliğine yapılmış bir çağrıydı. O, bir prensti. Araya girip bu zulmü durdurabilirdi. Yıllardır içinde biriktirdiği adalet ateşi, o an bütün benliğini sardı... Darbe, öylesine şiddetliydi ki, o iri yarı adam, tek bir ses bile çıkaramadan, cansız bir yığın olarak olduğu yere yığılıverdi." 
— (Peygamber Musa Romanından)

Güç, Kontrolsüz Olduğunda Adalet Değildir

Bu pasajı yazarken, bir hukukçu olarak zihnimde hep şu kavramlar dolaştı: "Kasıt" ve "Taksir". Musa, o adamı öldürmek istememişti; amacı sadece zulmü engellemekti. Ancak yıllardır içinde biriktirdiği "sisteme duyduğu öfke" ve sahip olduğu "fiziksel güç", o an birleşerek ölümcül bir silaha dönüştü.

Bu sahne, romanın en kritik dönüm noktasıdır. Çünkü Musa burada acı bir tecrübe ile şunu öğrenir: Öfkeyle sağlanan adalet, adalet değil intikamdır. Ve insan, ne kadar haklı bir dava uğruna hareket ederse etsin, eylemlerinin sonucundan kaçamaz. Bir prensin saraydan çıkıp çöle, yani kendi hiçliğine yürümesi için bu "hata"yı yapması gerekiyordu. Hata, bazen en büyük öğretmendir.

Vicdanın Mahkemesi

Bir anlık öfkenin bir imparatorluğun kaderini nasıl değiştirdiğini, Musa'nın vicdan azabıyla nasıl yüzleştiğini okumak için "Peygamber Musa" romanı sizi bekliyor.

👉 Kitabı İncelemek ve Satın Almak İçin Kitapyurdu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

G20 İçinde Türk Hukuk Piyasası: Mesleğin Ekonomik Çıkmazı

Her avukat, her hukuk fakültesi öğrencisi ve mesleğe yeni adım atmış her genç, son yıllarda giderek ağırlaşan rekabeti ve daralan ekonomik alanı derinden hissediyor. Büro giderleri, müvekkil bulma zorluğu gibi günlük endişeler, aslında çok daha büyük ve temel bir sorunun günlük hayata olan yansımaları. G20 ülkelerinin hukuk piyasalarını karşılaştırmak için yaptığım araştırma, bu hissiyatı somut verilerle ortaya koyuyor ve Türkiye'deki avukatların içinde bulunduğu durumu çarpıcı bir netlikle tanımlıyor: Türk avukatlığı, " yüksek rekabet, düşük fırsat " olarak özetlenebilecek bir baskı alanında faaliyet gösteriyor. Bu durum, iki temel veriye dayanıyor: Piyasadaki avukat yoğunluğu ve her avukata düşen ekonomik pazarın küçüklüğü. Sorun 1: Popülist Politikalar ve Kontrolsüzce Artan Rekabet Türkiye, avukatlık hizmetleri piyasası doygunluğu açısından G20'nin en rekabetçi ülkelerinden biri. Ülkemizde her bir avukata sadece 461 kişi düşüyor. Bu oran, bizi ABD, Birleşik Kr...

Hakkında

Bu blog sayfası Şamil Demir'in çeşitli mecralarda yayınlanmış olan yazılarının arşividir. Bu sitenin başka bir amacı yoktur. Şamil Demir 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından beri Ankara Barosuna kayıtlı avukattır. 2013 yılından beri Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır.

Sabahattin Ali’nin Aynası: “Kurtarılamayan Şaheser”

Sabahattin Ali’nin öyküleri denince, çoğu okurda aynı his belirir: Gerçeğin kendisinin yansıdığı berrak bir göl. Kırlangıçların kanat çırpışı kadar doğal, bir köylü kadının iç çekişi kadar derin, bir çocuğun şaşkınlığı kadar sahici bir Türkçedir onunki. Yaşamı olduğu gibi alır, insanın iliklerine yerleştirir ve oradan konuşur. Ama bir öyküsü vardır ki, bu büyük ormanın içinden sivrilen bir ağaç gibi ayrılır: “Kurtarılamayan Şaheser.” Bu metin, Ali’nin külliyatında adeta bir “yan ışık” gibidir. Doğrudan yeryüzünü değil, sanatçının kendi gölgesini aydınlatır. Hayatın doğal akışı değil; yaratımın buz kesmiş, çatlak yüzeyi konuşur burada. Aslında bu öyküyü özel kılan da tam budur: Sabahattin Ali bir anlığına toplumun yansımalarını görmek için kullandığı aynayı doğrudan kendine doğru çevirir ve bir yazar için en zor olanı yapar; kendisine derinlemesine bakar. Aynanın gösterdiği şey ise doğrudan sanatçının içine düştüğü karanlıktır: Eksiklik, tereddüt, kendini kandırma, erteleme, kırgınlık v...