Ana içeriğe atla

İki Dünya Arasında Sıkışan Bir Ruh: Sarayın Prensi mi, Kölelerin Kardeşi mi?

Maskeler ve Aynalar

"Ben kimim?" sorusu, insanlık tarihinin en eski ve en zor sorusudur. Çoğumuz gündüzleri toplumun bizden beklediği rolleri oynar, geceleri ise kendi iç sesimizle baş başa kalırız. Bedenimiz bir yerdedir ama ruhumuz başka bir yere aittir. Bu parçalanmışlık hissi, yani "arafta kalmak", insanı ya yok eder ya da onu büyük bir hakikate taşır.

"Peygamber Musa" romanını kurgularken, Musa'nın peygamberlik öncesi dönemindeki bu "parçalanmış" ruh halini ve yaşadığı kimlik çatışmasını derinlemesine hissettirmek istedim.

Romandan Bir Kesit: Yabancı

Musa'nın ne ezenlerin tarafında ne de ezilenlerin arasında tam olarak yer bulabildiği o sancılı dönemi şöyle kaleme aldım:

"Musa, iki farklı dünyada yaşıyordu. Gündüzleri, Mısır’ın altın yaldızlı prensiydi. Geceleri ise, sütannesi olarak bildiği, fakat kalbinin en derinlerinde annesi olduğunu hissettiği Yukâbid’den dinlediği hikâyelerle, bir İsrailoğluydu... İki dünyanın da yabancısıydı: Saray için fazla vicdanlı, kavmi için ise fazla soyluydu."

(Peygamber Musa Romanından)

Sınırı Aşmak İçin Sınırda Yaşamak

Bu pasajdaki "Saray için fazla vicdanlı, kavmi için fazla soylu" ifadesi, aslında Musa'nın ileride yükleneceği liderlik misyonunun anahtarıdır. O, zalimin sistemini içeriden biliyordu çünkü o sistemin prensiydi; mazlumun acısını da biliyordu çünkü sütüyle büyüdüğü annesi bir köleydi.

Aidiyet sorunu yaşayanlar genelde kendilerini eksik hissederler. Oysa Musa'nın hikâyesi bize şunu gösterir: İki dünyaya da ait olamamak, aslında her iki dünyayı da dışarıdan bir gözle, hakkaniyetle görebilme yetisi kazandırır. O, Mısır'ın gücünü ve İsrailoğulları'nın inancını sentezleyecek tek kişiydi. 
Onun yalnızlığı, liderliğinin mayasıydı.

Bugün siz de kendinizi bulunduğunuz ortama, işinize veya şehre ait hissetmiyorsanız; belki de bu uyumsuzluk, sizi bekleyen başka bir görevin habercisidir.

Kendini Bulma Yolculuğu

Bir prensin kimlik arayışından bir peygamberin doğuşuna uzanan bu sarsıcı dönüşümü, tarihin ve psikolojinin ışığında okumak için "Peygamber Musa" romanı sizi bekliyor.

👉 Kitabı İncelemek ve Satın Almak İçin Kitapyurdu

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

G20 İçinde Türk Hukuk Piyasası: Mesleğin Ekonomik Çıkmazı

Her avukat, her hukuk fakültesi öğrencisi ve mesleğe yeni adım atmış her genç, son yıllarda giderek ağırlaşan rekabeti ve daralan ekonomik alanı derinden hissediyor. Büro giderleri, müvekkil bulma zorluğu gibi günlük endişeler, aslında çok daha büyük ve temel bir sorunun günlük hayata olan yansımaları. G20 ülkelerinin hukuk piyasalarını karşılaştırmak için yaptığım araştırma, bu hissiyatı somut verilerle ortaya koyuyor ve Türkiye'deki avukatların içinde bulunduğu durumu çarpıcı bir netlikle tanımlıyor: Türk avukatlığı, " yüksek rekabet, düşük fırsat " olarak özetlenebilecek bir baskı alanında faaliyet gösteriyor. Bu durum, iki temel veriye dayanıyor: Piyasadaki avukat yoğunluğu ve her avukata düşen ekonomik pazarın küçüklüğü. Sorun 1: Popülist Politikalar ve Kontrolsüzce Artan Rekabet Türkiye, avukatlık hizmetleri piyasası doygunluğu açısından G20'nin en rekabetçi ülkelerinden biri. Ülkemizde her bir avukata sadece 461 kişi düşüyor. Bu oran, bizi ABD, Birleşik Kr...

Hakkında

Bu blog sayfası Şamil Demir'in çeşitli mecralarda yayınlanmış olan yazılarının arşividir. Bu sitenin başka bir amacı yoktur. Şamil Demir 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından beri Ankara Barosuna kayıtlı avukattır. 2013 yılından beri Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır.

Sabahattin Ali’nin Aynası: “Kurtarılamayan Şaheser”

Sabahattin Ali’nin öyküleri denince, çoğu okurda aynı his belirir: Gerçeğin kendisinin yansıdığı berrak bir göl. Kırlangıçların kanat çırpışı kadar doğal, bir köylü kadının iç çekişi kadar derin, bir çocuğun şaşkınlığı kadar sahici bir Türkçedir onunki. Yaşamı olduğu gibi alır, insanın iliklerine yerleştirir ve oradan konuşur. Ama bir öyküsü vardır ki, bu büyük ormanın içinden sivrilen bir ağaç gibi ayrılır: “Kurtarılamayan Şaheser.” Bu metin, Ali’nin külliyatında adeta bir “yan ışık” gibidir. Doğrudan yeryüzünü değil, sanatçının kendi gölgesini aydınlatır. Hayatın doğal akışı değil; yaratımın buz kesmiş, çatlak yüzeyi konuşur burada. Aslında bu öyküyü özel kılan da tam budur: Sabahattin Ali bir anlığına toplumun yansımalarını görmek için kullandığı aynayı doğrudan kendine doğru çevirir ve bir yazar için en zor olanı yapar; kendisine derinlemesine bakar. Aynanın gösterdiği şey ise doğrudan sanatçının içine düştüğü karanlıktır: Eksiklik, tereddüt, kendini kandırma, erteleme, kırgınlık v...