Ana içeriğe atla

Hakikat ile Kurgu Arasında: Lefter Küçükandonyadis'i Yeniden Yazmak

Biyografik sinemanın en önemli sınavı, teknik yeterlilikten ziyade etik duruşta gizlidir. Bir hayatı "anlatmak" ile onu gişe kaygıları uğruna "yeniden kurgulamak" arasında ince, fakat ihlal edildiğinde geri dönüşü olmayan bir sınır vardır. Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi, ne yazık ki bu sınırda tehlikeli bir yürüyüşe çıkıyor. Film, sahaların efsanesini yüceltme iddiasıyla yola koyulsa da, özel hayata eklemlenen yapay dramatik aparatlarla, o hayatın asıl omurgasını teşkil eden değerleri, onur, sadakat ve suskun vakarı zedeleme riskiyle baş başa kalıyor.

Lefter Küçükandonyadis’i yalnızca istatistiklerle veya teknik direktörlük kariyeriyle tanımlamak, onu hiç anlamamak demektir. Çünkü onun efsanesi, futbol yeteneğinden çok, karakterinin sarsılmaz tutarlılığından beslenir. Tam da bu yüzden, filme “senaryo matematiği” adına eklenen kurgusal müdahaleler, basit birer tercih olmanın ötesine geçerek bir itibar erozyonuna dönüşüyor.

Gerçeklik ve Sadakatin Asaleti

Lefter’in özel yaşamına dair en berrak, en tartışmasız hakikat şudur: 1947 yılında hayatını birleştirdiği Stavrini Hanım ile, 2012’deki vefatına dek süren 65 yıllık, kesintisiz bir yolculuk. Bu, romantize edilmiş bir söylence değildir; gözler önünde yaşanmış bir gerçekliktir. Stavrini Hanım’ın 2020 yılında Büyükada’da son nefesini verip eşinin yanına defnedilmesiyle son kez düğümlenen bu sadakat, Lefter’in karakterinin temelini oluşturur.

Böylesine somut bir yaşam çizgisi orta yerde dururken, senaryoya “Meri” adında kurgusal bir karakterin dahil edilmesi, izleyiciye sunulan dramatik bir yemden ibarettir. Meri, Lefter’in yaşadığı içsel çatışmaları somutlaştırmak adına hikâyeye iliştirilmiş olsa da, bu tercih, efsanenin "aile babası" kimliğinde olmayan bir çatlağı varmış gibi göstermektedir. Kusursuz insan arayışında değiliz; ancak var olmayan bir ahlaki zafiyetin, sırf hikâye akıcılık kazansın diye icat edilmesi, maalesef biyografi etiğiyle bağdaşmıyor.

Bir Cümleye Sığan Hayat Dersi

Lefter’in ahlaki duruşunu kavramak için senaristlerin hayal gücüne değil, tarihin kendisine bakmak yeterliydi. 6-7 Eylül olaylarının karanlık atmosferinde, Lefter’in bir röportajında dile getirdiği şu sözler, binlerce sayfalık senaryodan daha derin bir karakter tahlili sunar:

“On beş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleri ile karşılaştım… Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar… Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.”

Bu ifadelerde mağduriyetten ziyade, soylu bir suskunluk vardır. İntikam ateşini körüklemeyen, acıyı vakur bir dirençle karşılayan ve ailesini korumaya odaklanan bir baba refleksi... Filmin bir ölçüde odaklandığı ama yeterince odaklanmadığı dramatik derinlik buradayken, enerjinin kurgusal bir yasak aşk macerasına harcanması, eldeki muazzam malzemenin heba edilmesidir. Lefter'in hayatına suni kırılmalar eklemek, karakteri derinleştirmez; aksine, onun zaten sahip olduğu doğal derinliği sığlaştırır.

Modern Senaryo Aklının Kısa Yolu

Günümüz sineması, "çatışma olmadan hikâye olmaz" ezberine fazlasıyla yaslanıyor. Meri karakteri, seyirciyi hikâyenin içine çekmek için tasarlanmış bir "kısa yol" gibi duruyor: Vicdan azabı, duygusal gerilim, yasak meyve... Modern anlatıların sevdiği "gri kahraman" şablonu, Lefter gibi siyahı ve beyazı net olan figürlerde iğreti duruyor.

Lefter’in hikâyesi zaten yeterince dramatiktir: Bir azınlık mensubu olarak var olma savaşı, toplumsal çalkantıların ortasında ayakta kalma mücadelesi ve sırtında taşıdığı milli forma... Bunların yanına "ahlaki leke" şüphesi uyandıran bir kurgu eklemek, dramatik yoğunluk sağlamaz; olsa olsa anlatısal bir kolaycılığa işaret eder. Üstelik seyircinin zihninde kurgu ile gerçeğin birbirine karıştığı tehlikeli alanda, "Demek ki Lefter de böyleymiş" tortusunun kalmasına neden olur.

Hukuk Yeterli mi, Vicdan Ne Diyor?

Lefter'in manevi mirası mirasçılarının sırtındadır. Yapımcılar büyük ihtimalle mirasçılardan izin almış olmalılar. Ama bu meselenin etik boyutunu kapatmaya yetmez. Hukuki meşruiyet, vicdani sorumluluğun ikamesi değildir. Lefter gibi toplumsal hafızaya mal olmuş figürlerin itibarı, sadece ailelere değil, onları seven milyonlara da emanettir.

Lefter’in inanç dünyası da gösterişten uzak, içsel bir ritimdi. Dua ettiğini, manastırda mum yaktığını saklamayan ama bunu bir kimlik siyasetine dönüştürmeyen samimi bir dindarlık... Film, onu "bizden biri" yapmak veya "insanileştirmek" adına bu ince dengeleri sarstığında, gerçeğin ritmini bozmuş oluyor.

Efsaneyi Korumak, Bazen Kurguyu Sınırlamayı Gerektirir

Bu filmin Lefter’i küçültmek kastıyla yapıldığını iddia etmek haksızlık olur. Ancak iyi niyet, ortaya çıkan sonucu aklamaya yetmiyor. Lefter’in hayatında "drama" zaten mevcuttu; fakat bu drama, özel hayatta skandal arayan magazinel bir mercekle değil, onurla taşınan bir kader bilinciyle okunmalıydı.

Lefter’in büyüklüğü attığı gollerde değil, "Kim yaptı diye sordular, söylemedim" diyen soylu suskunluğunda saklıdır. Böyle bir hayatın üzerine, gişe kaygılı senaryo hilelerinin gölgesi düşmemeliydi. Zira bazı hikâyeler "daha çarpıcı olsun" diye değil, "daha doğru kalsın" diye anlatılmayı hak eder.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

G20 İçinde Türk Hukuk Piyasası: Mesleğin Ekonomik Çıkmazı

Her avukat, her hukuk fakültesi öğrencisi ve mesleğe yeni adım atmış her genç, son yıllarda giderek ağırlaşan rekabeti ve daralan ekonomik alanı derinden hissediyor. Büro giderleri, müvekkil bulma zorluğu gibi günlük endişeler, aslında çok daha büyük ve temel bir sorunun günlük hayata olan yansımaları. G20 ülkelerinin hukuk piyasalarını karşılaştırmak için yaptığım araştırma, bu hissiyatı somut verilerle ortaya koyuyor ve Türkiye'deki avukatların içinde bulunduğu durumu çarpıcı bir netlikle tanımlıyor: Türk avukatlığı, " yüksek rekabet, düşük fırsat " olarak özetlenebilecek bir baskı alanında faaliyet gösteriyor. Bu durum, iki temel veriye dayanıyor: Piyasadaki avukat yoğunluğu ve her avukata düşen ekonomik pazarın küçüklüğü. Sorun 1: Popülist Politikalar ve Kontrolsüzce Artan Rekabet Türkiye, avukatlık hizmetleri piyasası doygunluğu açısından G20'nin en rekabetçi ülkelerinden biri. Ülkemizde her bir avukata sadece 461 kişi düşüyor. Bu oran, bizi ABD, Birleşik Kr...

Hakkında

Bu blog sayfası Şamil Demir'in çeşitli mecralarda yayınlanmış olan yazılarının arşividir. Bu sitenin başka bir amacı yoktur. Şamil Demir 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından beri Ankara Barosuna kayıtlı avukattır. 2013 yılından beri Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır.

Sabahattin Ali’nin Aynası: “Kurtarılamayan Şaheser”

Sabahattin Ali’nin öyküleri denince, çoğu okurda aynı his belirir: Gerçeğin kendisinin yansıdığı berrak bir göl. Kırlangıçların kanat çırpışı kadar doğal, bir köylü kadının iç çekişi kadar derin, bir çocuğun şaşkınlığı kadar sahici bir Türkçedir onunki. Yaşamı olduğu gibi alır, insanın iliklerine yerleştirir ve oradan konuşur. Ama bir öyküsü vardır ki, bu büyük ormanın içinden sivrilen bir ağaç gibi ayrılır: “Kurtarılamayan Şaheser.” Bu metin, Ali’nin külliyatında adeta bir “yan ışık” gibidir. Doğrudan yeryüzünü değil, sanatçının kendi gölgesini aydınlatır. Hayatın doğal akışı değil; yaratımın buz kesmiş, çatlak yüzeyi konuşur burada. Aslında bu öyküyü özel kılan da tam budur: Sabahattin Ali bir anlığına toplumun yansımalarını görmek için kullandığı aynayı doğrudan kendine doğru çevirir ve bir yazar için en zor olanı yapar; kendisine derinlemesine bakar. Aynanın gösterdiği şey ise doğrudan sanatçının içine düştüğü karanlıktır: Eksiklik, tereddüt, kendini kandırma, erteleme, kırgınlık v...