Ana içeriğe atla

Altın Yaldızlı Yalnızlık: Her Şeye Sahip Olup Hiçbir Şeyi Olmayanlar

Kalbin Boşluğunu Altınla Dolduramazsınız

Günümüz dünyası bize mutluluğun formülünü "daha çok şeye sahip olmak" olarak sunuyor. Daha iyi bir ev, daha yüksek bir makam, daha fazla konfor... Ancak tarihe ve insan ruhuna baktığımızda garip bir paradoksla karşılaşıyoruz: İnsan dış dünyada ne kadar "kalabalık" ve "zengin" ise, iç dünyasında o kadar ıssızlaşabiliyor.

"Peygamber Musa" romanında, Mısır’ın en güçlü kadını olan Asiye’nin hikâyesini yazarken, onun mücevherlerle süslü tahtında hissettiği derin üşümeyi anlatmak istedim.

Romandan Bir Kesit: Sarayın Soğuk Duvarları

Asiye'nin, Nil'den gelen mucizeyle karşılaşmadan hemen önceki ruh halini ve "anlam" arayışını şu satırlarla tasvir ettim:

"Asiye, sarayın altın yaldızlı yalnızlığı içinde, kalbinde bir boşlukla yaşıyordu. Mısır’ın bütün servetine sahipti fakat evlat sevgisinden mahrumdu. Bahçesinde, Nil’e bakan terasta otururken, hizmetçilerin getirdiği sandığı gördü. Sandığın kapağı açıldı, içinden çıkan nur yüzlü bebekle göz göze geldiğinde, kalbine Rabbi katından bir sevgi ve bir merhamet tohumu ekildi... İşte o an bu çocuğun kendi kaderi olduğunu hissetti." 

— (Peygamber Musa Romanından)

Kaderin Birbirine Düğümlenmesi

Bu pasajda sadece bir evlat edinme sahnesi yok; aslında iki yaralı ruhun birbirini iyileştirmesi var. Musa, fiziksel olarak bir anneye ve korumaya muhtaçtı; Asiye ise manevi olarak seveceği ve uğruna fedakârlık yapacağı bir hakikate muhtaçtı.

Sarayın "altın yaldızlı yalnızlığı" tabirini özellikle seçtim. Çünkü altın soğuktur, serttir ve ruhu ısıtmaz. Asiye’nin kalbindeki o devasa boşluk, Mısır’ın hazineleriyle değil, ancak nehirde sürüklenen o "biricik" canla dolabilirdi. Bu bize şunu fısıldıyor: İnsanın kurtuluşu bazen hiç beklemediği bir anda, bir nehrin akıntısıyla ayağına kadar gelir. Yeter ki bakmasını bilelim.

Ruhunuza Dokunacak Bir Hikâye

Asiye’nin şefkatini, sarayın entrikalarını ve Musa’nın bu iki zıt kutup arasında nasıl büyüdüğünü okumak; tarihin aynasında kendi yalnızlığınıza bir cevap bulmak isterseniz, kitabım sizi bekliyor.

👉 Kitabı İncelemek ve Satın Almak İçin Kitapyurdu


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

G20 İçinde Türk Hukuk Piyasası: Mesleğin Ekonomik Çıkmazı

Her avukat, her hukuk fakültesi öğrencisi ve mesleğe yeni adım atmış her genç, son yıllarda giderek ağırlaşan rekabeti ve daralan ekonomik alanı derinden hissediyor. Büro giderleri, müvekkil bulma zorluğu gibi günlük endişeler, aslında çok daha büyük ve temel bir sorunun günlük hayata olan yansımaları. G20 ülkelerinin hukuk piyasalarını karşılaştırmak için yaptığım araştırma, bu hissiyatı somut verilerle ortaya koyuyor ve Türkiye'deki avukatların içinde bulunduğu durumu çarpıcı bir netlikle tanımlıyor: Türk avukatlığı, " yüksek rekabet, düşük fırsat " olarak özetlenebilecek bir baskı alanında faaliyet gösteriyor. Bu durum, iki temel veriye dayanıyor: Piyasadaki avukat yoğunluğu ve her avukata düşen ekonomik pazarın küçüklüğü. Sorun 1: Popülist Politikalar ve Kontrolsüzce Artan Rekabet Türkiye, avukatlık hizmetleri piyasası doygunluğu açısından G20'nin en rekabetçi ülkelerinden biri. Ülkemizde her bir avukata sadece 461 kişi düşüyor. Bu oran, bizi ABD, Birleşik Kr...

Hakkında

Bu blog sayfası Şamil Demir'in çeşitli mecralarda yayınlanmış olan yazılarının arşividir. Bu sitenin başka bir amacı yoktur. Şamil Demir 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından beri Ankara Barosuna kayıtlı avukattır. 2013 yılından beri Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır.

Sabahattin Ali’nin Aynası: “Kurtarılamayan Şaheser”

Sabahattin Ali’nin öyküleri denince, çoğu okurda aynı his belirir: Gerçeğin kendisinin yansıdığı berrak bir göl. Kırlangıçların kanat çırpışı kadar doğal, bir köylü kadının iç çekişi kadar derin, bir çocuğun şaşkınlığı kadar sahici bir Türkçedir onunki. Yaşamı olduğu gibi alır, insanın iliklerine yerleştirir ve oradan konuşur. Ama bir öyküsü vardır ki, bu büyük ormanın içinden sivrilen bir ağaç gibi ayrılır: “Kurtarılamayan Şaheser.” Bu metin, Ali’nin külliyatında adeta bir “yan ışık” gibidir. Doğrudan yeryüzünü değil, sanatçının kendi gölgesini aydınlatır. Hayatın doğal akışı değil; yaratımın buz kesmiş, çatlak yüzeyi konuşur burada. Aslında bu öyküyü özel kılan da tam budur: Sabahattin Ali bir anlığına toplumun yansımalarını görmek için kullandığı aynayı doğrudan kendine doğru çevirir ve bir yazar için en zor olanı yapar; kendisine derinlemesine bakar. Aynanın gösterdiği şey ise doğrudan sanatçının içine düştüğü karanlıktır: Eksiklik, tereddüt, kendini kandırma, erteleme, kırgınlık v...