Ana içeriğe atla

Kontrolden Çıkan İHA mı? Kontrol Eden İHA mı?

15 Aralık 2025 tarihinde Türk Hava Kuvvetleri’ne ait F-16’ların Türk semalarında düşürdüğü "kimliği belirsiz" hava aracı, sadece bir sınır ihlali değil, modern savaş doktrinlerinin geldiği tekinsiz "gri bölgeyi" işaret ediyor. Strafor ve basit elektronikten oluşan bu ucuz gövdeli araçlar, milyonlarca dolarlık hava savunma sistemlerine karşı nasıl stratejik bir silaha dönüşüyor?

Savaş, tarih boyunca demir ve çeliğin çarpışması olarak zihinlerimize kazınmıştır. Oysa günümüzde bu algı, Karadeniz’in suları üzerinden süzülerek gelen köpükten (foam) mamul bir gövdeyle sessizce değişiyor.

Milli Savunma Bakanlığı’nın, kaynağı belirsiz bir hava aracının angajman kuralları gereği düşürüldüğünü açıkladığı olay, basit bir "yazılım hatası" veya "rota sapması" olarak geçiştirilemeyecek kadar derin anlamlar taşıyor olabilir. Düşürülen hava aracına dair görsel veriler Rus menşeili "Gerbera" modeline işaret ediyor. Bu insansız hava aracı (İHA), aslında Ukrayna sahasında görmeye alıştığımız, ancak şimdi NATO'nun güney kanadını "yoklayan" yeni bir asimetrik tehdit konseptinin habercisi.



Düşürülen araca yakından bakıldığında, havacılık mühendisliğinin zirvesi değil, adeta bir hobi garajından çıkmışçasına basit bir yapı göze çarpar. Delta kanat formu, itici pervane konfigürasyonu ve en önemlisi gövdeyi oluşturan köpük/kompozit materyal... Rusya’nın "Geran" (İran menşeili Şahid) ailesinin daha küçük ve maliyet odaklı bir türevi olan bu sistemler, literatürde "expendable" (harcanabilir) varlıklar olarak tanımlanır.

Bu araçların üretim maliyeti karşısında yarattıkları etki ve düşürülmeleri için harcanan kaynak, üretim maliyetlerinin yüzlerce katına ulaşabilmektedir. İşte asimetrik savaşın matematiği tam olarak burada başlar: On bin dolarlık bir "oyuncağı" durdurmak için milyonlarca dolarlık bir savaş uçağını kaldırmak, pilotu ve uçağı riske atmak ve belki de yüz binlerce dolarlık bir hava-hava füzesi ateşlemek zorunda kalırsınız.

Maskirovka: Bir Rus Aldatma Sanatı

Rus askeri doktrini, tarihsel olarak "Maskirovka" (aldatma ve gizleme) prensibi üzerine kuruludur. Karadeniz semalarında yaşanan bu hadiseyi, söz konusu doktrinden bağımsız okumak naiflik olur. Bu araçların temel misyonu her zaman bir hedefi vurmak değildir; bazen sadece "kendini vurdurmak"tır.

Bir hava savunma sistemi veya savaş uçağı, tehdide kilitlendiği (radar kilidi attığı) anda, kendi frekansını, tepki süresini ve angajman mesafesini de ifşa eder. Elektronik İstihbarat (ELINT) açısından bakıldığında, düşürülen her köpük İHA, Rusya için NATO radar ağının haritasını çıkaran bir veri noktasıdır. Türkiye’nin ne kadar sürede tepki verdiği, F-16’ların hangi üsten kalktığı ve angajman prosedürlerinin esnekliği, bu "feda edilen piyon" sayesinde test edilmiş olur.

Diplomasinin "Gri Bölgesi" ve Hukuki Belirsizlik

Uluslararası hukuk, devletlerin egemenlik haklarını hava sahası üzerinde mutlak kabul eder. Ancak teknolojinin getirdiği bu yeni aktörler, hukuki bir "gri bölge" yaratmaktadır. Üzerinde askeri işaretler (milliyet alameti) taşımayan, boyutu itibarıyla "model uçak" sınıfına sokulabilecek bu araçlar, devletlere "inkar edilebilirlik" (plausible deniability) imkanı sunar.

Rusya veya benzeri aktörler, bu tür ihlallerde kolaylıkla "teknik arıza", "kontrol kaybı" veya "sivil inisiyatif" gibi savunmaların arkasına saklanabilirler. Bu durum, klasik savaş ilanı veya saldırı tanımlarına girmeyen, ancak hedef ülkenin sinir uçlarına dokunan hibrit bir taciz yöntemidir. Türkiye'nin sert reaksiyonu ve aracı tereddütsüz düşürmesi, bu gri bölgeyi reddettiğinin ve egemenlik sahasında "niyet okumaya" mahal vermeyeceğinin en net diplomatik cevabıdır.

Sonuç Yerine: Yeni Normale Hazırlık

Karadeniz'de yaşanan bu olay münferit bir sınır ihlali değil, geleceğin hava sahası güvenliğinin bir fragmanıdır. Düşman, artık sadece pahalı jetlerle veya balistik füzelerle gelmiyor; marketten alınabilecek malzemelerle üretilmiş, radar kesit alanı düşük ve sürüler halinde hareket edebilen "ucuz" filolarla geliyor.

Türk savunma sanayisinin bu tehdide cevabı, konvansiyonel füzelerden ziyade; yönlendirilmiş enerji silahları (lazer), elektronik harp karıştırıcıları (jammer) ve yine benzer maliyet etkinliğine sahip "avcı" dronlar (anti-drone sistemleri) olmak zorundadır. Zira satranç tahtasında piyonları vezirle vurmak, uzun vadede oyunu kaybettiren bir stratejidir. Karadeniz'in hırçın dalgaları üzerinde süzülen o köpük kanatlar, bize savaşın ekonomisinin ve kurallarının yeniden yazıldığını fısıldıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

G20 İçinde Türk Hukuk Piyasası: Mesleğin Ekonomik Çıkmazı

Her avukat, her hukuk fakültesi öğrencisi ve mesleğe yeni adım atmış her genç, son yıllarda giderek ağırlaşan rekabeti ve daralan ekonomik alanı derinden hissediyor. Büro giderleri, müvekkil bulma zorluğu gibi günlük endişeler, aslında çok daha büyük ve temel bir sorunun günlük hayata olan yansımaları. G20 ülkelerinin hukuk piyasalarını karşılaştırmak için yaptığım araştırma, bu hissiyatı somut verilerle ortaya koyuyor ve Türkiye'deki avukatların içinde bulunduğu durumu çarpıcı bir netlikle tanımlıyor: Türk avukatlığı, " yüksek rekabet, düşük fırsat " olarak özetlenebilecek bir baskı alanında faaliyet gösteriyor. Bu durum, iki temel veriye dayanıyor: Piyasadaki avukat yoğunluğu ve her avukata düşen ekonomik pazarın küçüklüğü. Sorun 1: Popülist Politikalar ve Kontrolsüzce Artan Rekabet Türkiye, avukatlık hizmetleri piyasası doygunluğu açısından G20'nin en rekabetçi ülkelerinden biri. Ülkemizde her bir avukata sadece 461 kişi düşüyor. Bu oran, bizi ABD, Birleşik Kr...

Hakkında

Bu blog sayfası Şamil Demir'in çeşitli mecralarda yayınlanmış olan yazılarının arşividir. Bu sitenin başka bir amacı yoktur. Şamil Demir 1997 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 2011 yılında Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk yüksek lisans programından mezun olmuştur. 1998 yılından beri Ankara Barosuna kayıtlı avukattır. 2013 yılından beri Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Siciline kayıtlı arabulucudur. İngilizce bilmektedir. Evli, bir çocuk babasıdır.

Sabahattin Ali’nin Aynası: “Kurtarılamayan Şaheser”

Sabahattin Ali’nin öyküleri denince, çoğu okurda aynı his belirir: Gerçeğin kendisinin yansıdığı berrak bir göl. Kırlangıçların kanat çırpışı kadar doğal, bir köylü kadının iç çekişi kadar derin, bir çocuğun şaşkınlığı kadar sahici bir Türkçedir onunki. Yaşamı olduğu gibi alır, insanın iliklerine yerleştirir ve oradan konuşur. Ama bir öyküsü vardır ki, bu büyük ormanın içinden sivrilen bir ağaç gibi ayrılır: “Kurtarılamayan Şaheser.” Bu metin, Ali’nin külliyatında adeta bir “yan ışık” gibidir. Doğrudan yeryüzünü değil, sanatçının kendi gölgesini aydınlatır. Hayatın doğal akışı değil; yaratımın buz kesmiş, çatlak yüzeyi konuşur burada. Aslında bu öyküyü özel kılan da tam budur: Sabahattin Ali bir anlığına toplumun yansımalarını görmek için kullandığı aynayı doğrudan kendine doğru çevirir ve bir yazar için en zor olanı yapar; kendisine derinlemesine bakar. Aynanın gösterdiği şey ise doğrudan sanatçının içine düştüğü karanlıktır: Eksiklik, tereddüt, kendini kandırma, erteleme, kırgınlık v...